BAŞLAMAK
Başlamak, belirsizlik içinde atılan en önemli adımdır.
Hava soğumaya başladı. Yaz ise, sanki hiç yaşanmamış gibi, sessizce akıp gitti. Bir kum tanesi gibi… Fark edilmeden, iz bırakmadan. Ama biliyorum ki yeniden yeşermek için bekleyen tomurcuklar var.
Koca bir yılı geride bıraktık.
Bu yazının ilk cümlesini 09.10.2025 tarihinde yazmışım. Şimdi ise Nisan 2026’dayım. Az gibi görünen ama içinde sayısız hikâye barındıran uzun bir zaman. O gün hamile olan bir kadın, bugün doğum yapmış olabilir. Belki erken doğumla, belki de planlı bir şekilde… Hayata yeni bir başlangıç bırakılmıştır.
Peki biz?
Neden kendi akışımızı yazmadık?
“Ne akışı?” deme.
Biz akmadık, tufan olduk. Geldik, geçtik.
İlk kelimemiz “başlamak”tı.
Hayat da öyle başlamadı mı zaten? Doğduğumuz anda, bir ebenin attığı o tokatla…
O tokat aslında bir uyarıydı:
“Ses ver. Tepki ver. Yaşa.”
Ağlamazsan?
İşte o zaman her şey bir anda kaosa döner. O odadaki herkes tek bir şeye odaklanır:
“Ağladı mı?”
Bir bebek için hayatın ilk sorusu budur.
Ağlamak, yani başlamak.
Ağladık.
Biz ağladık, onlar güldü.
Belki de hayatın özeti bu:
Sen ağlarsın, birileri rahatlar.
Ama mesele ağlamak değil aslında.
Mesele tepki vermek.
Çünkü tepki vermezsen, hayat seni uyandırmak için daha sert vurur.
O ilk tokat gibi…
Zaman geçer.
Sorular değişir ama özünde aynı kalır:
“Okuyacak mı?”
“Bir şey olacak mı?”
“Yoksa savrulup gidecek mi?”
Ve yıllar sonra, başka bir sahne:
— Anne, bugün okula gitmek istemiyorum.
— Hayır, gideceksin. Mecbursun. Ne yapacaksın? Sokakta mı kalacaksın?
— Of… tamam, lanet olsun.
— O nasıl konuşmak?
Aslında burada da aynı soru var:
“Tepki veriyor mu?”
Hayat, doğduğumuz andan itibaren bizden hep aynı şeyi ister:
Bir ses, bir hareket, bir başlangıç…
Çünkü bazen başlamak, sadece ağlamak kadar basittir.

Yorumlar
Yorum Gönder